Olduramadık, oldurmadık!

Sevgili Atatürküm ya da değerli Atatürküm diye mi başlasam yazıma? Belki de kıymetli Atatürküm demeliyim hatta Canım Atatürküm ama insan kıyar mı sevdiğine ya da bilerek üzer mi sevdiğini? Muhtemelen yazdıklarım sizi üzecek ama yazmam lazım.

İşin aslına bakarsanız son bir haftadır çok heyecanlıydım Atatürküm ve dün gece artık yerimde duramıyordum çünkü yarın cumhuriyet ilan edilecekti hem de yüzüncü kez! Nasıl uyurdum? Günlerdir size yazmak istediklerim vardı, aklımdaydılar ama yazamamıştım. Yarın sdabah uyanır uyanmaz yazımı da yazacaktım, çekeceğim fotoğraf da aklımdaydı. Yarın olsu yani bu sabah. Çay demlenirken heyecanla fotoğrafı hazırlamaya başladım ve durdum. Bu fotoğraf olmazdı çünkü kartpostal geçen senenin kartpostalı olduğu için üzerinde 99 yazıyordu. Ben bu detayı atlamıştım. Hazırlanıp Kadıköy’e gittim, İstanbul Büyükşehir’in standını bulmaya. Kapıdayken kendi kendime ” Yazım bu kadar ertelendiyse Allah bana daha güzelini yazdıracaktır.” dedim.

Geçen sene dev bir standı vardı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin. Bu sene yoktu, ben de İ.B.B çözüm merkezine sordum. Bu sene kartpostal yoktu, başka hatıra eşyaları vardı, onlarda hediye ettiler bana. Bayram hediyelerim de tamamdı, bayram çocuğuydum tam anlamıyla. Biraz daha Kadıköy’de kaldım. Çok sevinçliydim, fotoğraflar çekiyordum, çay içip simit bile yemiştim. Gluten bugün bana dokunmazdı, dokunursa da bugünlük kendisini hoş görecektim ve daha neler neler geçiyordu aklımdan. Yazımın konusu hatta cümlelerim bile belliydi, hepsı aklımdaydı. Lades tutuşsaydım kazanırdım.

Sonra metroya bindim, metrodan indim. Karşıdan karşıya geçtim, yaşadığım sokağın başına geldim. Sitenin tüm blokları ve sokağın sonundaki komşu site bayraklarla donatılmıştı. Bakmaya doyamazdınız. Hatta elim dolu olmasına rağmen fotoğraf çekecektim ama çekemedim. Sokağın girişinde bir çocuk gördüm. Konteynırların içindeki kağıtları topluyordu. Günlerden Pazardı, sabah saatleriydi üstelik 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ydı, tam da cumhuriyetimizin yüzüncü yılıydı ve arka sokakta olduğumuz yere daha yakın olan bir okul vardı. Okuldaki tören duyuluyordu.

Fotoğrafını çekseydim çok etkili bir fotoğraf olabilirdi Atatürküm. Önde kağıt toplaran bir çocuk, arkada bayraklar asılmış apartmanlar ve videosunu da çekseydim eğer fonda tören sesleri. Daha fazla duramayıp adımlarımı sıklaştırdım. Çocuktan utandım, elimdeki bayrağımızdan utandım, törene katılan çocuklardan da utandım. Bir an önce kendimi eve attım. Kağıt toplayan çocukla, törendeki çocuklar arasında okulun bahçe kapısının demiri ve duvarı vardı. Bir bahçe duvarının kalınlığı en fazla kaç santimetredir? 40.00 santimetre mi? Kaç tane neden sığar 40.00 cm. ‘in içine? Benimle o çocuk arasında kaç santimetrelik boşluk vardı? O çocukla aramda başka ne vardı? Benim elimdeki bayrak, onun elindeki kapıt toplama arabası mı?

Şimdi siz bana deseniz ki, ” Ben size cumhuriyeti böyle mi anlattım? Böyle mi yaşattım?” Ne diyebilirim ki? Mazhar, Fuat ve Özkan’ın ( rahmetli ) şarkılarında dedikleri gibi ” Olduramadık… Oldurmadık.” Devamında da nedenini sorsanız. Deseniz ki; ” Neden o kağıt toplayan çocuğa bu sabah okuldaki törene katılma mutluğunu yaşatmadınız? Neden o çocuk bu mutluluktan mahrum kaldı, yoksun kaldı?” Var mı verecek bir cevabım? Yok. Aslında var ama o cevabı yüksek sesle size söylecek yüzüm yok Atatürküm. Hatta şu an size Atatürküm bile diyecek yüzüm de yok.

“Olduramadık” mı desem bir kez daha? Öyle dersem olur mu?

29 Ekim 2023, OZM

Leave a comment